16 Ağustos 2017 Çarşamba

Türk Milletinin Kahir Ekseriyetine Düşman Bir Güruh Var Bu Memlekette: 1. GDO'lu, Hormonlu ve kimyasallarla katkılanmış gıdalarla insanları zehirliyorlar. 2. İhraç İadesi "hastalıklı, kusurlu, mikroplu" iade ürünleri iç piyasaya sürerek milletin kanını, hayatını, parasını ve canını sömürüyorlar!.


GDO İLE (HAİNCE, ALÇAKÇA, DÜŞMANCA VE KALLEŞÇE) ZEHİRLENEN BİR MİLLET
Batuhan ÇOLAK
Bir toplumun; gelişmesini, kalkınmasını engellemek istiyorsanız, o toplumun düşünme yetisini ortadan kaldırmanız gerekir. Düşünme yetisinin yitirilmesi sürecinde çok sayıda etmen vardır. Bunların başında sağlıksız beslenme gelir.
Düzgün beslenemeyen, fiziki aktiviteleri sınırlı, genetik bozukluklar taşıyan toplum, fikri anlamda gelişemez, bilgi üretemez hale gelir.
Bilginin dünyaya hükmettiği, bilgi üreten toplumların "ileri medeniyet" seviyesine ulaştığı günümüz şartlarında, bu gereklilikleri yerine getiremeyen milletler; sömürülmeye, kaderlerini başka ülkelerin inisiyatiflerine bırakmaya meyilli hale gelir, sistematik sağlık sorunları yaşarlar. Bu gibi ülkelerin en büyük gider kapısını da sağlık harcamaları oluşturur.
Erdoğan Bayraktar, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı yaptığı günlerde "Bizden mucit çıkmaz, biz ara eleman ülkesiyiz" sözleriyle Türkiye'ye bakış açısını ortaya koyuyordu. Bayraktar'a göre Türkiye'nin bilgi üreten, mucit çıkaran bir ülke olması imkansızdı. Bunun için "ara eleman ülkesi" olmalıydık! Bayraktar'ın gafı aslında gerçeğin ta kendisiydi. Bayraktar zihniyetindeki yöneticilerin eliyle, Türkiye birçok alanda geriye giden bir toplum pozisyonuna geçti.
(İNSANLIK DÜŞMANI SATANİSTLERİN BİR KISMI GÖKTEN "TANKER UÇAKLARLA 'CHEMTRAILS' ZEHİR YAĞDIRIYOR; DAHA HAİN, ALÇAK, ZALİM VE KALLEŞ BİR DİĞER KISMI DA "GDO'LU, HORMONLU, KİMYASAL KATKILI VE ZEHİRLİ GIDALARLA" BU ÖLÜM ABLUKASINI YER'DEN BÜTÜNLEYİP TAMAMLIYORLAR) 
Türkiye, PISA'nın geçtiğimiz yıl yayınladığı eğitim raporunda birçok üçüncü dünya ülkesinin gerisine düşmüş, 2006'daki seviyesinden daha da kötü bir noktaya gelmişti. Eğitimdeki bu tablo; sanat, edebiyat, spor, mimari gibi alanlarda da etkisini gösterdi ve göstermeye devam ediyor.
Ecdadının tarihiyle övünen Türkler, giderek uluslararası yarıştan kopmaya, birçok alanda geri kalmaya başladı. Övündüğümüz tek alan, yeşili ortadan kaldırarak diktiğimiz çirkin binalar oldu... O binalarda kullanılan malzemelerin çoğunu da yurt dışından ithal ettik.
Birbiriyle ilinti olan bu süreçlerin fiziki anlamdaki en temel sebebi beslenme problemi! Çünkü Türkiye'nin son yıllarda yaşadığı ve gündeme getirilmeyen en büyük sorunu; "*doğal beslenme"* den tamamen uzaklaşmış olması. Bir dönem tereyağını kötüleyip, dışarıda günlerce kalsa bile bozulmayan margarinleri sofralara sokanlar şimdi de farklı yöntemlerle bu çalışmalarını sürdürüyor.
Bu kapsamda Genetiği Değiştirilmiş Organizma (GDO) kullanımı neredeyse her yere yayıldı. Pirinç, arpa, buğday gibi temel tarımsal ürünlerimizi bile dışarıdan alır hale geldik. İthal ettiğimiz bu ürünlerin neredeyse tamamı GDO'lu!
2010 yılında Biyogüvenlik Kanunu çıkarıldı. Amacı GDO'lu ürün kullanımlarının denetlenebilmesi, zararlı ürünlerin tespit edilebilmesiydi. Kanunla birlikte Biyogüvenlik Kurulu oluşturuldu. Kurulun amacı da, GDO'nun kullanılmasıyla ilgili talepte bulunanlara gerekli incelemeleri yaptıktan sonra onay veya ret vermek.
Beyaz Et Sanayicileri ve Damızlıkçılar Birliği, GDO'lu dört soya ve mısır çeşidinin hayvan yemlerinde kullanılabilmesi için Biyogüvenlik Kurulu'na başvurdu. Kurul, MON87708, BPS-CV127-9, MON87705 kodlu soya çeşitleri ile MON87460 kodlu mısır çeşidinin hayvanların yemlerinde kullanılmasına onay verdi. Kararın Resmi Gazete'de yayınlanması ile birlikte GDO'lu hayvan yemi ithalatının da önü açılmış oldu.
Türkiye gibi tarım ve hayvancılık açısından bu kadar değerli olan bir ülke neden dışarıdan GDO'lu yem ithal etme gereksinimi duydu?
Kurul, dünya üzerinde bile tartışmalı olan bu ürünlerin hayvan yemlerinde kullanılmasına hangi gerekçelerle onay verdi?
Bu sorular uzar gider...
Ancak tablonun daha iyi anlaşılabilmesi için "MON87705" kodlu GDO'lu soyanın hangi ülkelerde kullanıldığına bakalım. Kolombiya, Meksika, Yeni Zelanda, Vietnam! Şimdi bu ülkelere Türkiye de eklendi.
Bundan sonra sofralarımıza girecek beyaz etler, GDO'lu yemlerle beslenen hayvanlardan oluşacak.
Anlaşılan o ki; zeytinlik arazilerini talan etmede başarılı olamayanlar, sağlığımızı bozmak için farklı yöntemler deniyorlar.
Amaç; Az düşünen, kavrama ve yorumlama yetenekleri kısıtlı, sağlık problemleriyle boğuşan bir toplum oluşturabilmek...
Bu uğurda yapılan çalışmaların sonuçlarını görmek istiyorsanız; hastanelere gitmenizi öneririm. Oraya gittiğinizde gelen vakaların büyük çoğunluğunun; sindirim, bağışıklık, enfeksiyon gibi doğrudan beslenme problemleriyle alakalı olduğunu göreceksiniz. Batuhan ÇOLAK, 3 Ağustos 2017
***
GAMZE BAL: 
"STOKLAR BİTİNCEYE KADAR ZEHİR TÜKETMEYE DEVAM!.."
Klorpirifos zehiri içeren bitki koruma ürünü kullanımını 80 bin tona çıkaran Türkiye’nin ihraç ettiği gıda ürünleri iade edilirken; iç piyasada satılarak sofralara taşınıyor. (29 Temmuz 2017)
ZEHİRLİ MADDE KALINTILARI NEDENİYLE "İHRAÇTAN İADE” SEBZE, MEYVE VE DİĞER MUHTELİF GIDA ÜRÜNLERİ İÇ PİYASAYA!.. (DOMUZ YAPMAZ BUNLARIN YAPTIĞINI)
En korunaklı üretimin gerçekleştiği gıda ürünleri olarak belirtilen ihracat ürünlerinin zehirli madde kalıntıları sebebiyle Türkiye’ye iade edilmesi, dikkatleri iç piyasada tüketilen gıdalara çekti. Geçen yıllarda çiçek tripsi ve domates güvesi gibi zararlılar nedeniyle geri gönderilen gıda ürünleri, bu yıl en çok klorpirifos zehri nedeniyle iade ediliyor. Buna göre Türkiye’nin, Avrupa Birliği’ne (AB) ihraç ettiği gıda ürünlerinde 2013 ve 2014’te klorpirifos kalıntısı bulunmazken; 2017’de bu oran üst seviyelere çıktı. Zehrin AB’de 2015’in Ocak ayında yasaklanmasının ardından Türkiye’de de 31 Mayıs 2016’ya kadar piyasadan toplanıp, satışının yasaklanmasına karar verilmişti. Zehrin imalatı ve ithalatı durdu ancak, mevcut stoklar bitinceye kadar kullanılmaya devam ediliyor. Bu, iç piyasada tüketilen domates, biber, patlıcan, elma, armut, şeftali ve üzüm aracılığıyla zehrin yurttaşın sofrasına taşınması demek.
MUTLAKA ‘İMHA EDİLMELİ’
‘Tarımsal ürünlerin üretiminde böcekleri öldürmek için kullanılan pestisit’ olarak nitelendirilen klorpirifos zehrinin, stoklarda en az yıl sonuna kadar bitmeyeceğinin uyarısını yapan TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası (ZMO) Genel Başkanı Özden Güngör, "Bu ürünlerin imha edilmesi gerekir. İç piyasada satışa sunulması sunulması anne karnındaki bebeği bile zehirler"dedi.
SATIŞ SÜRÜYOR
7’sini ihraç eden Türkiye’de en fazla domates, biber ve asma yaprağında klorpirifos aktif maddesi görülüyor. Zehrin bayi satışlarına, toplatılma kararı olmasına rağmen devam ediliyor. Bu da, iç piyasada tüketilen gıda ürünlerinin zehir içermesi tartışmasını beraberinde getiriyor.
İHRACATI DÜŞÜRÜYOR
2016’da 18 milyon 694 bin ton meyve; 28 milyon 629 bin ton yas sebze üretimi gerçekleştiren Türkiye, bitki koruma ürün kullanımını artırdı; bu sayı ilaç firmalarının ithalatı da göz önüne alındığında 80 bin tona çıktı. Avrupa, Rusya ve Ortadoğu’ya yapılan ihracatın son 2-3 yılda ciddi derecede düştüğünü ifade eden Güngör, kullanılan tarımsal ilaçların da bu düşüşte etkili olduğunu söylüyor. Buna göre, ilaç kalıntısı ve klorpirifos içeren bitki koruma ürün kullanımını , en çok ihracatın yapıldığı AB ülkelerinde hızlı alarm sistemiyle farkedilip iade ediliyor.
DENETİM EKSİK
Klorpirifos içeren bitki koruma ürünlerinin Türkiye’de kullanımının devam etmesinin, fiyatının ucuz ve kullanım alanının geniş olması sebebiyle insan, canlı ve çevre sağlığını olumsuz etkilemeye devam edeceğini belirten Güngör, kalıntı sorunlarının yaşanacağını dile getirdi. Türkiye’de en çok kullanılan ilaçların Glifosat ve klorpirifos aktif maddesi olduğunu anlatan Güngör, "Ülkemizde bu ilaçların kullanımını denetleyecek mekanizmalar eksik. Bu sebeple böyle sorunlar yaşanıyor" dedi.
SAĞLIĞI BOZAN ‘PAZAR ‘
Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, her yıl 3 milyon kişi zirai ilaç zehirlenmesine maruz kalıyor. Her yıl en az 20 bin tarım işçisi de zirai ilaç uygulaması sebebiyle ölüyor. Bu ilaçların kullanımının tüketicilerde yarattığı hastalık ve ölüm vakalarının sayısal olarak tespitinin mümkün olmadığını belirten Özden Güngör, gıdalardaki kalıntıların vücutta biriktiğini söyledi.
SATIŞ TUTARI 600 MİLYON AVRO
Zirai ilaçların yüzde 30’u Akdeniz Bölgesi, yüzde 17’si İç Anadolu Bölgesi, yüzde 19’u Marmara Bölgesi, yüzde 18’i Ege Bölgesi ve yüzde 12’si Güney Doğu Anadolu Bölgesi’nde kullanılıyor. Türkiye’de tüketilen pestisitin yıllık satış tutarı ise 600 milyon Avro’yu geçiyor.
ALINTI & BAĞLANTISI: 

26 Temmuz 2017 Çarşamba

DEVLETİN "Hükümetin" DİKKATİNE!.. Çok Önemli Bir Haber "Kıyamet Deposunda Ölüm Tohumları" Norveç’in Kuzeyindeki Bir Adaya Kurulan Svalbard Küresel Tohum Deposu Hangi Kıyameti Bekliyor?

ALMAN ASILLI ABD’Lİ GAZETECİDEN ÜRKÜTÜCÜ İDDİA, İHBAR!..

KIYAMET DEPOSUNDA ÖLÜM TOHUMLARI...!!!
 “Kıyamet Tohum Deposu” Olarak Bilinen, Norveç’in Kuzeyindeki Bir Adaya Kurulan “Svalbard Küresel Tohum Deposu” Hangi Kıyameti Bekliyor?
“Svalbard dünyayı ele geçirme planının bir parçasıdır”
Alman asıllı Amerikalı araştırmacı-gazeteci F. William Engdahl, tarım sektörünü elinde tutan GDO devlerinin bizim bilmediğimiz bir şeyler bildiklerini iddia ediyor.
Svalbard hariç dünyadaki diğer tohum depolarını bekleyen kıyamet nedir? Esas amaç ari üstün ırk yaratmak mı yoksa istenmeyen ırkları yiyeceklerle kısırlaştırmak mı?
KIYAMET DEPOSU 
VE ÖLÜM TOHUMLARI!..
2008 yılının Mart ayında, Norveç’in kuzeyindeki Spitsbergen adasında “Svalbard Küresel Tohum Deposu” adı verilen bir ambar kuruldu. Donmuş bir dağın 130 metre altına inşa edilen ambarda şu anda dünyanın dört bir yanından yaklaşık 3 milyon farklı tohum özel ambalajlarda saklanıyor. Kuzey Kutbu’na 1100 kilometreuzaklıkta olan buzdağı ambarında bazı dayanıklı tohumlar 1000 yıl kadar bozulmadan kalabilecek. Her türlü nükleer saldırıya, patlamaya ve depreme dayanıklı olan bu tohum deposuna ‘kıyamet tohum deposu’ da deniyor. Dünya üzerindeki tüm tohum çeşitlerini bir araya getirmeyi hedefleyen ambarın amacı, gelecekte dünyanın başına gelebilecek nükleer savaş, meteor düşmesi veya iklim değişimi gibi bir felaket durumunda, tohum çeşitliliğinin korunmasını sağlamak.
BURAYA KADAR HER ŞEY GAYET İYİ NİYETLİ GÖRÜNÜYOR.
Ancak Alman asıllı Amerikalı araştırmacı-gazeteci F. William Engdahl’ın bu proje ile ilgili dehşet verici şüpheleri var. Engdahl, tarım sektörünü ellerinde tutan GDO (genetiği değiştirilmiş organizma) devlerinin bizim bilmediğimiz bir şeyler bildiklerini düşünüyor. Spitsbergen’in buzlaşmış kayalıklarının altında ‘dünyayı ekonomik ve genetik olarak ele geçirme’ planlarının yattığını iddia eden Engdahl, teorisini ambar projesi finansörlerinin kimlikleri ve geçmişleri hakkında ayrıntılı hatırlatmalar yaparak ispatlıyor. İlk baskısı 2007’de yapılan, Nisan 2009’da Türkçeye çevrilen “Ölüm Tohumları/ Kalıtımın Değiştirilmesinin Arkasındaki Karanlık Oyunlar’ adlı kitabın da yazarı olan Engdahl ile ‘kıyamet muhafızları’ dediği finansörlerin kimlikleri, neler yaptıkları ve Svalbard Küresel Tohum Deposu üzerindeki hedefleri hakkında konuştuk.
KIYAMET MUHAFIZLARI
Svalbard Küresel Tohum Deposunun finansörleri kimler?
-Öncelikle, bu ambarın Global Crop Diversity Trust (GCDT- Küresel Hasat Çeşitliliği Örgütü) aracılığıyla işletildiğini söylemeliyim. Nisan 2009 rakamlarına göre 123 milyon dolarlık bir finansmanları var. Roma’da kurulan bu örgütün başında Kanadalı Margaret Catley-Carlson bulunuyor. 1998’e dek NewYork merkezli Nüfus Konseyi’nin de (Population Council) başkanıydı. Bu konsey John D. Rockefeller’ın nüfus populasyonunu düşürmek amacıyla 1952’de kurduğu, aile planlaması adı altında gelişmekte olan ülkelerde kısırlaştırma çalışmaları yürüten bir konsey.
Hollywood DreamWorks Animation’a başkanlık eden Lewis Coleman 
Diğer GCDT üyeleri arasında Hollywood DreamWorks Animation’a başkanlık eden Lewis Coleman da var. Coleman ABD’nin en büyük Pentagon anlaşmalı askeri endüstri şirketi olan Northrup Grumman Corporation’ın da kurul başkanıydı. Örgütün finansörleri ise; geçen yıl şirketin aktif yönetiminden çekilerek kurduğu Bill-Melinda Gates Vakfı aracılığıyla kendini Asya ve Afrika’daki çiftçilere yardıma adayacağını beyan eden Microsoft’un kurucusu Bill Gates!
Dünyanın en büyük patentli GDO tohum ve tarım kimyasalları devi ABD’li DuPont/Pioneer Hi-Bred! Yine bir ABD’li GDO devi Monsanto! İsviçre menşeli GDO tohum ve tarım kimyasalları şirketi Syngenta! 1970’lerde 100 milyon dolarlık bir kaynakla ‘Yeşil Devrim’ diye bilinen tohumda gen devrimini başlatan ve tarımsal değişim ile ideal genetik saflığı sağlama çalışmalarını yürütmek üzere dünyanın en büyük vakıflarından birini kuran petrol devi Rockefeller! ABD, İngiltere, Norveç, Almanya, İsviçre ve Kanada’dan da devlet fonları aktarılıyor.
Yani özetle, GDO (genetiği değiştirilmiş organizma) tohumları az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere yayarak tarlalardan orijinal tohumların kökünü kazıyan şirketler, şimdi dünya üzerindeki tüm orijinal tohumları olası bir kıyamet günü için kutuplarda buzdan bir adaya saklıyor. Dünyanın pek çok ülkesinde ‘zaten var olan’ tohum depolarına ne gibi bir felaket gelecektir ki, Svalbard’a muhtaç kalınacaktır?
EBU GARİB TOHUMLARI NEREDE?
Nükleer savaş, iklim değişimi veya meteor düşmesinin dışında bir felaketten mi söz ediyorsunuz?
-Evet, planlı bir felaketten söz ediyorum. Bunu anlamak için yalnızca 2003 Amerikan bombardımanından sonraki Irak’a bakmak yeterli. Irak medeniyetlerin beşiği ve binlerce yıl önce buğday tarımının doğduğu yerdir. Ebu Garib’de yüzlerce yılda geliştirilen buğday tohumu çeşitlerinin yer aldığı bir tohum bankası bulunuyordu. Amerikan bombardımanından sonra tohum mahzeni tarihe karıştı. Artık kimse o tohumların nerede olduğunu bilmiyor. Düşünün, dünyadaki tüm tohum çeşitleri NATO destekli Svalbard’da bir araya getirilip kontrol altına alındığında, dünyadaki diğer paha biçilmez tohum bankalarını savaşlar ve terörist eylemler ile yok etmek çok kolay olacak! Sonrasında da Monsanto ve DuPont gibi devler kendi GDO tohumlarını tüm dünya çiftçilerine tekelden sunabilecekler. Yani tüm tohum çeşitlerini ele geçirdikten sonra dünyanın diğer tohum bankalarını, tekel oluşturabilmek amacıyla yok edebilirler.
ARİ IRK YARATMA ‘PROJESİ’
-Hayır, bunu açıklamak için önce kıyamet muhafızlarının kimliklerinden ve geçmişte neler yaptıklarından biraz söz edelim. Rockefeller 1971’de Uluslararası Tarım Araştırmalarında Küresel Danışmanlık Gurubu olan CGIAR’ı kurdu.
CGIAR, üçüncü dünya ülkelerinin bilim adamlarının ve agronomistlerinin (tarım uzmanı) ‘modern tarım ürünü’ kavramlarında uzmanlaşmaları ve ABD’de öğrendiklerini ülkelerine götürmeleri ile yakından ilgilendi. GDO’lu ‘Gen Devrimi’nin yaygınlaşması için paha biçilmez bir etki şebekesi oluşturdular.
CGIAR, daha etkin olabilmek için BM Gıda ve Tarım Örgütünü (FAO), BM İlerleme Programı’nı ve Dünya Bankası’nı da işin içine dahil etti. Böylelikle Rockefeller Vakfı 1970’lerden itibaren küresel tarım politikalarını şekillendirebilecek konuma geldi. Ve başardı. CGIAR aslında Rockefeller ailesinin on yıllar süren bir planının parçasıydı. Bu plan ‘Proje’ olarak adlandırılan, üstün ırk yaratma planıydı.
“Rockefeller Hitler’in de finansörüydü”
ÜSTÜN IRK YARATMA PROJESİ TAM OLARAK NASIL BİR ŞEY?
-Rockefeller Vakfı’nın ve zengin finans kurumlarının 1920’lerden beri genetik olarak üstün ırk yaratmayı meşrulaştırmak için kullandıkları öjenik bilimi daha sonradan genetik mühendisliği olarak değiştirilmiştir. Hitler ve Naziler buna ari üstün ırk diyorlardı. Hitler’in öjenik çalışmaları da bugün Svalbard’a milyonlarca dolar akıtan Rockefeller Vakfı tarafından finanse edilmişti.
Rockefeller Vakfı Third Reich’s Kaiser Wilhelm Institutes’nün ari ırk öjenik çalışmalarını finanse ediyordu. 2. Dünya Savaşı’nda Amerika resmi olarak savaşa Hitler Almanyasının karşısında olarak girerken, Rockefeller Standard Oil Group, illegal olarak Alman Luftwaffe ve Wehrmacht birliklerine petrol nakline devam etti. Bununla ilgili Amerika senato araştırması da yapıldı.
Rockefeller Vakfı insanı ‘gen dizilimlerine’ indirgemeye çalışan sözde moleküler biyoloji bilimini yaratmıştı ve sonunda insan özelliklerini dilenilen şekilde değiştirmeyi amaçlıyorlardı. Hitler’in öjenikçi bilim adamları 2. Dünya Savaşı’ndan sonra sessiz sedasız ABD’ye götürülmüş ve çeşitli yaşam formlarının genetik olarak tasarlanması konusunda ilk adımları atmışlardır.
Gıdalar ile negatif öjenik
AMAÇ TARIM YANİ GIDALAR ÜZERİNDEN ÜSTÜN IRK YARATMAK MI?
-Aslında daha da kötüsü. Rockefeller, Carnegie, Harriman ve diğer zengin elit aileler tarafından fonlanan öjenik (üstün ırk yaratma) lobisinin 1920’den beri biricik amacı ‘negatif öjenik’tir. ‘Negatif Öjenik’ istenmeyen soyların sistemli bir şekilde yok edilmesidir. Aile Planlaması Enternasyonal’in kurucusu, koyu öjenikçi ve Rockefeller ailesinin yakın dostu Margaret Sanger 1939’da Harlem’de ‘Negro (Zenci) Projesi’ adı altında bir proje başlattı. Bu projenin ne olduğunu bir arkadaşına yazdığı mektupta açıkça dile getiriyordu: “Negro (Zenci) nüfusu ortadan kaldırmak istiyoruz”
20 yıllık kısırlaştırma projesi
NEGATİF ÖJENİK BİR KISIRLAŞTIRMA PROJESİ Mİ?
-Örnekler üzerinden gidelim. Küçük bir Kaliforniya biyoteknoloji şirketi olan Epicyte, yendiği takdirde erkeği kısırlaştıran bir mısırı genetik mühendisliği marifetiyle geliştirdiklerin açıkladı. Epicyte, Svalbard’ın iki sponsoru olan DuPont ve Syngenta ile teknolojilerini yaymak için ortaklık kurmuştu. Çok ilginçtir ki Epicyte, genetiği değiştirilmiş sperm öldürücülü mısırı ABD Tarım Bakanlığından (USDA) aldığı araştırma fonuyla geliştirmişti.
Bir başka örnek; 1990’larda BM Dünya Sağlık Örgütü Nikaragua, Meksika ve Filipinler’de 15 ila 45 yaşları arasındaki milyonlarca kadının tetanoza karşı aşılanması için bir kampanya başlattı. Erkekler de tetanoz olabilirdi ama aşı erkeklere yapılmadı. Bu şüphe uyandırıcı durumdan ötürü Katolik bir kilise organizasyonu olan Comite Pro Vida de Mexico (Meksika Yaşam Komitesi) aşıları test ettirdi.
Test sonuçları gösterdi ki Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) yalnızca çocuk doğuracak yaştaki kadınlara dağıttığı aşıların Chorionic Gonadotrophin (hCG) içerdiği ortaya çıktı. Doğal bir hormon olan hCG, tetanoz toksoid taşıyıcılarıyla ile birleştiğinde kadınların hamile kalmasını engelleyen antikorları üretiyordu. Daha sonradan ortaya çıktı ki Rockefeller Vakfı, Rockefeller Nüfus Konseyi, Dünya Bankası ve ABD Ulusal Sağlık Enstitüleri, Dünya Sağlık Örgütü (WHO) için tetanoz taşıyıcılı bir kısırlaştırma aşısı üretmek için 1972’de 20 yıllık bir proje başlatmışlardı. Ayrıca Svalbard Kıyamet Tohum deposunu ev sahibi Norveç hükümeti kısırlaştırıcı aşının üretilmesi için 41 milyon dolar bağış yapmıştı!
HİBRİD TOHUMLARLA 
TEKEL TUZAĞI
Rockefeller’in gelişmekte olan ülkelerde yürütmüş olduğu ve hala devam eden Yeşil Devrim çalışmalarına da bu açıdan bakınca korkunç görünüyor…
– Rockefeller Vakfı 1946’da Nelson Rockfeller ile Pioneer Tohum Şirketi kurucusu Henry Wallace’ın Meksika’ya yaptıkları bir geziden sonra sadece adı yeşil olan Yeşil Devrimi başlattı. Neydi Yeşil Devrim? 60’larda Rockefeller’in çalıştığı Meksika, Hindistan gibi ülkelerde daha çok ürün veren ıslah edilmiş tohum çeşitleriyle açlık sorununu büyük ölçüde çözmeyi vaat ediyordu. Yıllar sonra, Yeşil Devrim’in aslında Rockefeller ailesinin ileride tekelleştirebilecekleri bir tarım işi geliştirme planı olduğu ortaya çıktı; tıpkı yarım yüzyıl önce petrol endüstrisi işinde yaptıkları gibi.
NASIL TEKELLEŞTİLER?
-Yeşil Devrim gelişmekte olan piyasalarda yeni hibrid tohumların üretilmesine dayanıyordu. Hibrid tohumlar üreyemedikleri için çiftçilerin her sene tohum alması gerekiyordu. Hibrid tohum patentlerinin DuPont/Pioneer Hi-Bred’in ve Monsanto’nun başını çektiği bir avuç dev tohum şirketinin elinde toplanması daha sonra GDO’lu tohum darbesi için yolu açtı. Hibrid tohumlar ve bu tohumların ihtiyaç duyduğu kimyasal gübreler, çiftçileri tarım ve petro kimya şirketlerine bağımlı hale getiriyordu. Bu gübreler Rockefeller kontrolündeki büyük petrol şirketlerinin ürünüydü. Ot ve böcek ilaçları da petrol ve kimya devleri için ek pazarlar oluşturuyordu. Yeşil devrim aslında bir ‘kimyasal darbeydi’. Gelişmekte olan ülkelerin yüksek miktardaki gübre ve ilaç girdisini finanse etmeleri mümkün değildi. Bu nedenle Dünya Bankası’ndan kredi notu alarak ve ABD hükümetinin garantisi altındaki Chase Bank ve diğer New York bankaları aracılığıyla özel borçlar aldılar.
SONUÇ?
-Bankalara ve tefecilere borçlanan çiftçiler genellikle topraklarını kaybettiler. İş aramak için şehirlere göç ettiler; fabrikaların ucuz işçi açığı da kapanmış oldu.
Peki ya bugün?-Bugün de Gates ve Rockefeller Afrika’da Yeşil Devrim adı altında bir projeye daha milyonlar yatırıyor. Amaç yine GDO tohumların ve kimyasalların yaygınlaştırılması. Bunun için pek çok teşvik ve kampanyalara başvuruyorlar.
Patentli biyolojik silah
BÜYÜK BİR TEKELLEŞME TEHDİDİYLE KARŞI KARŞIYAYIZ…
-Amaçları tüm tohumları patentlemek ki kendilerinden izinsiz kullanılamasın. Sonra küçük çiftçileri adım adım lisans parası ödemeye mahkum edecekler, ödemeyenlere de patent ihlalinden ceza verilecek. Plan işlerse tüm dünya birkaç tohum devinin kölesi olacak. Washington’dan gelen emirler doğrultusunda Washington’un siyasetlerine karşı olan üçüncü dünya ülkelerine tohum vermeme olasılığı için de kapıyı aralayacaktır bu. Ayrıca pirinç, mısır, buğday ve soya gibi dünyanın temel gıda üretimi için patentli tohumların üretimi korkunç bir biyolojik silah olarak da kullanılabilir. Genetik müdahalelerle öldürücü gıdalara çevrilebilirler.
F. William Engdahl kimdir?
1944 yılında ABD’nin Minneapolis eyaletinde doğan Engdahl, Princeton Üniversitesi’nde hukuk, Stockholm Üniversitesi’nde de ekonomi okudu. İlk kitabı dünya
petrol politikaları hakkında yazdığı ‘Savaş Yüzyılı’ oldu. Serbest gazeteci olarak makaleler yazan Engdahl, Almanya’da yaşıyor.
*** F. William Engdahl “Kıyamet Tohum Deposu”
KAYNAK.1) https://sonmucid.wordpress.com/2010/04/21/alman-asilli-abdli-gazeteciden-urkutucu-iddia/
*** F. William Engdahl “Kıyamet Tohum Deposu”
KAYNAK.2) https://resistancehonorable.blogspot.com.tr/2017/01/alman-asll-abdli-gazeteciden-urkutucu.html?m=1

14 Temmuz 2017 Cuma

Başta "ANAYASA MAHKEMESİ" Olmak Üzere Yargı, Yasama ve İcra'ya Çağrı: "EMEKLİLER ARASINDA VARİT KORKUNÇ HAKSIZLIK, İNSANLIK DIŞI ADALETSİZLİK VE KANUNSUZLUK ARTIK SONA ERSİN

ARTIK BU OYUN’A “ADALETSİZLİK, AYRIMCILIK, REZİLLİK VE KEPAZELİĞE” SON VERİLSİN!.. “BAŞTA: 2000 YILI VE SONRASI SSK EMEKLİLERİ OLMAK ÜZERE” BÜTÜN EMEKLİ MAAŞLARI ARASINDA ACİLEN ADALET; NORM VE STANDART BİRLİĞİ SAĞLANMAK ZORUNDADIR  
5 MİLYON EMEKLİYE 355 LİRA ZAM! 
İŞTE: "OYALAMA VE YALAN RÜZGÂRLARI' NDAN" ÖRNEKLER
2000 yılı ve sonrasında  emekli olan yaklaşık 5 milyon kişinin gözü Anayasa Mahkemesi'nde. 2000 öncesi emekli olanlara yapılan intibakın yürürlük maddesi iptal olursa, 355 liraya varan zamların yolu açılacak
AYM'NİN GÜNDEMİNDE
Yaklaşık 5 milyon emeklinin beklediği intibak için umutlar bitmedi. 2000 yılı ve sonrasında emekli olanların intibak talebi, Anayasa Mahkemesi'nin gündeminde. Beklenen karar çıkarsa, 355 liraya varan zamlar söz konusu olacak. Türkiye Emekliler Derneği üyesi İbrahim Avcı, 2000 yılı öncesinde emekli olanlara yapılan intibak zammının, 2000 yılı ve sonrasında emekli olanlara da yansıtılması için Kamu Denetçiliği Kurumu'na başvurdu. Kamu Denetçiliği Kurumu başvuruyu haklı buldu. Bunun üzerine Avcı, Ankara İş Mahkemesi'nde dava açtı. Ancak mahkeme davayı reddetti. Dava, Yargıtay'a taşındı.
355 LİRAYA VARAN ZAM
Yargıtay iş mahkemesinin kararını onayınca; Avcı, Anayasa Mahkemesi'ne bireysel başvuruda bulundu. Anayasa Mahkemesi, önümüzdeki günlerde bu başvuruyu inceleyecek. Eğer yüksek mahkeme, 2000 öncesi intibakın yürürlük maddesinin iptali yönünde karar verirse, 2000 sonrası emekli olan herkese intibak zammı yolu açılacak. Tek tek dava açmaya gerek olmayacak, karar herkesi kapsayacak.
5 MİLYON EMEKLİYİ İLGİLENDİRİYOR
Milyonlarca emekliye, 2000 öncesi emekli olanlara yapılan gibi 50 ile 355 lira arasında zamlar gündeme gelecek. Türkiye Emekliler Derneği, başvuruda talep edilen intibak düzenlemesinin 4 ile 5 milyon arasında emekliyi ilgilendirdiğini açıkladı. Şimdi emeklilerin intibak umudu Anayasa Mahkemesi'nde... Süreç merakla bekleniyor..(Giriş Tarihi: 7 Şubat 2017)  
EMEKLİYE İNTİBAK
10 milyondan fazla emeklinin maaşları  hükümetin gündeminde. Maaşlar ara- sındaki makas aralığı ve eşitsizliklerin giderilmesi için düzenlemeler masada. 
Son yıllarda emeklilerin gelirini artıracak pek çok düzenlemeyi hayata geçiren hükümet, yenileri için de düğmeye bastı. Hükümet, emekli maaşlarını masaya yatıracak. Düşük ve yüksek maaşlar arasında farkın azalması; aynı hizmet yılı ve primle emekli olanların aylıkları arasındaki makasın kapanması için çözüm yolları ele alınacak. 
EŞİTLİK SAĞLANACAK 
Toplumun her kesiminin nabzını tutan hükümet, gerçekleştirilen ev ziyaretlerinde gelen 'emekli maaşları arasındaki dengesizliklerin giderilmesi' yönündeki talepler üzerine harekete geçti. Konu, Ekonomi Koordinasyon Kurulu'na geliyor. Kurul, emekli maaşları arasındaki dengenin sağlanması için yapılabileceklerini masaya yatıracak. Edinilen bilgiye göre; bu çerçevede, düşük ve yüksek maaşlar arasında farkın azalması konusu ele alınacak. Ayrıca aynı hizmet yılı ve primle emekli olanların arasındaki makasın kapanması için formüller tartışılacak.  
EN DÜŞÜK MAAŞ 950 LİRA 
Halen en düşük memur emeklisi aylığı bin 658 lira seviyesinde bulunuyor. 2000 yılından önce SSK'dan emekli olanlar arasında en düşük maaş bin 402 lira. 2000'den sonra SSK'dan emekli olanlar ise en düşük 836 lira alıyor. En düşük aylık Bağ-Kur esnaf emeklilerinde bin 218 lira, Bağ-Kur tarım emeklilerinde ise 950 lira seviyesinde bulunuyor. Emekliler bu farklılıkların giderilmesini istiyor. SSK ve Bağ-Kur emeklilerinin maaş zamları, enflasyona endeksli durumda. Emekliler her yılın Ocak ve Temmuz aylarında bir önceki 6 aylık dönemde gerçekleşen enflasyon kadar zam alıyor. Memur emeklilerinin zamları ise memurlarla birlikte toplu sözleşmede belirleniyor. 
NE KADAR ZAM OLDU?
OCAK 2013: 2000 yılı öncesi emekli olan SSK'lılar intibak aldı, almakta oldukları emekli maaşları iyileştirildi ve bunların önemli bir bölümü 2000 yılı ve sonrası emeklilerin aldıkları maaştan "ciddi miktarlarda" fazla maaş almaya başladı. 
TEMMUZ 2015: Maaşı bin 100 liranın altında kalan SSK ve Bağ-Kur emeklilerine seyyanen zam yapıldı.
TEMMUZ 2015: Bağ-Kur kapsamında çalışanların maaşındaki kesinti yüzde 15'ten 10'a çekildi.
EYLÜL 2015: Memur emeklileri ortalama 100 liralık ekstra artıştan yararlandırıldı.
OCAK 2016: SSK ve Bağ-Kur emeklilerinin maaşında ekstra 100 liralık seyyanen artış oldu.
MART 2016: Bağ- Kur emeklisi çalışanlardan kesinti kaldırıldı. 
OCAK 2017: Kamudan 30 yılın üzerinde hizmetle emekli olanlara ek ikramiye verilmeye başlandı.
MART 2017: Emekliye promosyon başladı.
NEDEN HAKSIZLIK DİYORUZ?
2000 yılından önce emekli olan SSK'lılara intibak yasası çıkartılmış ve 2 milyondan fazla emekli 355 liraya varan zam almıştı. Hatta yapılan bazı hatalar dolayısıyla maaşı eksik bağlandığı tespit edilen 2 bin 500 kadar emeklimize 22 bin lirayı bulan toplu ödemeler de yapıldı. 31 Aralık 1999 tarihinde emekli olan bir vatandaş bu haktan yararlanırken 1 Ocak 2000'de yani bir gün sonra emekli olan birisi ise yararlanamadı.  
NE YAPILMALI?
Maaş hesaplamalarında ve Aylık Bağlanma Oranları'ndaki farklılıkların giderilmesi dışında emeklilerin beklediği bazı intibak konuları da bulunuyor. SGK çatısı altında birleşmesine rağmen kurumlara göre hala farklı uygulamalar yapılıyor. Bunlar da şöyle sıralanabilir: Bağ-Kur ve SSK arasındaki prim farkının giderilmesi. Bağ-Kur'lular 9 bin gün prim öderken SSK'lılar yıla göre 5 bin ile 5.900 günle hatta 3.600 günle bile emekli olabiliyor. SSK ve Bağ-Kur'lular oluşacak enflasyona göre, yani önceden bilmeden zam beklerken memur emeklileri toplu sözleşmeye giriyor. Tüm emeklilerin toplu sözleşme ile zamlarının belirleneceği bir sistem kurulmalı. Böylece emeklilere eşit zam imkânı gelecek.  (http://www.gunes.com/ekonomi/emekliye-intibak-787439)

11 Temmuz 2017 Salı

"DÜNYANIN EN GÖRKEMLİ AĞACI İSTANBUL'DA KEŞFEDİLDİ" Mehmet Sakınç, Aliye Aras, Necmi Aksoy, Doç. Dr. Zühtü Batı, Mustafa Erdoğan,

DÜNYANIN EN GÖRKEMLİ AĞACI İSTANBUL'DA KEŞFEDİLDİ
Jeoloji Yük. Müh. MUZAFFER SİYAKO & Doç. Dr. ZÜHTÜ BATI
Mehmet Sakınç, Aliye Aras, Necmi Aksoy, Doç. Dr. Zühtü Batı, Mustafa Erdoğan,*
 Dünyanın en görkemli ağacı İstanbul'da keşfedildi Trakya- Karadeniz sahillerinde bulunan bir fosil, Dünyanın en görkemli, en devasa, en çok yaşayan Mamut ağacının 25 milyon yıl öncesine kadar Batı Anadolu ve Kuzey Batı Anadolu'da yüksek alanlarında yaşadığını gösteriyor. Ağaçlı linyitleri'nde, yaşayan fosil Sequoıadendron gıganteum'un (mamut ağacı) bir örneği bulundu.
Geçen yıl yağmurlu bir kış günü çalışma odamın penceresinden İTÜ nün Ayazağa Yerleşkesi'nde Maden Fakültesi'nin arka bahçesine bakarken, çöplerin içinde boylu boyunca yatan kara kuru bir ağaç dikkatimizi çekmişti. Ne işi vardı onun orada? Acaba o muydu? Hemen yanına gitmeye karar verdik. Evet bu işten anlayan arkadaşım yanılmamıştı.
O bir Sequoiadendron giganteum du. Yani kısacası günümüzde yanlızca K. Amerika kıtasının batısındaki Sierra Nevada Dağları'nın çok dar bir bölgesinde zorlukla yaşamını sürdürmeye çalışan dev mamut ağacı. Nereden gelmişti? Kim getirmişti? Bu sorulara cevap bulabilmek için Fakülte Dekanı Mahir Vardar 'a gittik. Ağacın 2 yıl önce Mustafa Erdoğan tarafından getirildiğini söyledi. Mustafa'nın kapısını çaldık. Verdiği bilgiler oldukça ilginçti.
Trakya'nın Karadeniz sahillerinde geniş alanlara yayılan, bilimsel kaynaklarda Ağaçlı linyitleri olarak bilinen, Akpınar Köyü yakınlarındaki bir linyit ocağının kömür seviyeleri içinden alınmıştı. Ocak sahiplerinin Mustafa'yı arayarak "büyük bir ağaç kalıntısı var, onu almak istermisiniz" demesi üstüne fosilin hikâyesi de başlamıştı.
Ancak, onu çöplerin arasında fark edinceye kadar 2 yıl daha geçmişti. Uzunluğu 5, çapı da 1.15 m kadardı. Kök kısmı o kadar kalındı ki boyu 50 m civarında olabilirdi. Ağaç ön bahçeye getirildi ve şimdiki yerine kondu (Şekil 1). Avrasya Yer Bilimleri Enstitüsü tarafından her iki yılda bir yapılan "Türkiye Kuvaterneri Çalıştayı"nda, ağacı bir tebliğ ile sunduk. Sequoia: En görkemli ağaç Taxodiaceae ailesine ait olan Sequoia cinsi, herdem yeşil, dev yapılı, iri ve görkemli bireylere sahip Kozalaklı / Coniferae ağaçlardır. Bu ailenin birçok cinsi jeolojik devirlerde yaşamış ve kömürleşerek fosilleşmiştir. Günümüzde Athrotaxis, Cunninghamia, Cryptomeria, Taiwania, Sciadopitys, Glyptostrobus, Metasequoia, Taxodium, Sequoia, Sequoiadendron cinsleri ile bunlara ait 15 kadar türü bulunur. Sequoia'lar Dünya'nın halen yaşayan en görkemli ve en boylu ağaçlarıdır. Ancak Sequoiadendron giganteum'un bir ayrıcalığı var. Ona mamut ağacı da denir. Bitkiler dünyasında en uzun boylu, en fazla yaşayan, en fazla çapa sahip ağaçlardır. Yolunuz K. Amerika'nın batısındaki kayalık dağlarda Sierra Nevada'lara düşerse bu ağaçların arasında kendinizi nasıl hisserdesiniz diye sorsak ne cevap verirsiniz? Bir insan boyu ortalama 1.75 m ise, 90 m boyunda bir ağacın yanında tabiki Guliver'in cüceler ülkesindesinizdir.
Yaşlı gövdelerde kabuklar o kadar kalın ve derindir ki yaşamının acımasız izleri sanki gövdesine kazınmıştır. Boyuna derin çatlaklı, yumuşak lifli, tarçın kırmızısı renkli kabuklu gövdeler sizi kıpkırmızı bir dünyanın içine bırakıverir. Onun için onlara Red Wood adı (Şekil 4) da verilir. Aslında Sierra Nevadalar'da iki arkadaştır onlar. Biri denize bakan sarp yamaçlarda mekân tutmuş, okyanusya dan kopup gelen rüzgârlarla savrulan Sequoia sempervirens diğer adıyla sahil Sequoia'sı. Diğeri daha yukarılarda granit tipi sert kayaları seven, oralarda kök salan, soğukla ve karla boğuşan, dimdik kalmayı başaran dev Sequoia ya da Mamut ağacı yani Sequoiadendron giganteum dur. Bir de çok uzaklarda Çin'in kuzey batısında vadilerde yaşayan Metasequoia glyptostroboides. Sequoia'ların enleri demiştik ya; "General Sherman Tree" adıyla bilinen en eski yaşayan dev S. giganteum 2.500-3000 yaşında. 1.256 metrik ton ağırlığında. Boyu 83.80 m, çapı 11.10 m. kereste hacmi 1.486 m3. Bu dev ağaç dünya tarihinin en muhteşem bitkisi.
Yerin tarihinde 125 milyon yıllık bir geçmişi var bunların. Dinozorların dünyasında Mesozoyik dönemin sonlarında kuzey yarım kürede egemen olmuşlar dünya ormanlarına. Kuzey Avrupa, Greenland, K. Amerika, Kanada ve Kuzey Sibirya da yayılmışlar. Hatta 25 milyon yıl öncesine kadar Batı Anadolu ve Kuzey Batı Anadolu'da yüksek alanları yaşam yerleri olmuş. Fosil kayıtları bunu gösteriyor.
Doç. Dr. ZÜHTÜ BATI
ARAŞTIRMA BAŞLIYOR
İÜ, Biyoloji Bölümü Botanik Anabilim Dalından Dr. Aliye Aras ağaçtan aldığı örnekleri laboratuvarda tanımladı, odunundan yaptığı bir dizi ince kesit onu mikroskopik olarak da bir S. giganteum olduğu yönündeydi. İlk görsel makro tanımı yapan aynı üniversitenin Orman Fakültesi Orman Botaniği Anabilim Dalından Necmi Aksoy 'un bir yıl önce söyledikleri bilimsel olarak kanıtlanmıştı. Ağacın odun dokusundaki önemli özellikleri, onu ona çok yakın olan akrabalarından kolaylıkla ayırabiliyordu. Bu ancak, uzun laboratuvar çalışmaları sonrasında ağaçtan yapılan kesitler (şekil 6) ile mikroskopik dünyasına girilmesiyle mümkün olabildi. İnce kesitler ve karşılaştırma örnekleri bu fosil dev ağacı sistematikteki konumuna kolayca oturtmuştu.
Neydi bunu S.giganteum yapan makroskobik özellikler? Odun heterojen yapılıydı. Yıllık halkalar çok belirgindi. İlkbahar odunundan yaz oduna geçiş ani ve çok keskindi. Reçine kanalı yoktu. Ya mikroskobik özellikler, Transversal yöndeki kesitlerde odun heterojendi. İlkbahar odunundan yaz odununa geçiş ani, yıllık halka sınırları çok belirgindi. Tracheidlerin yan yüzlerinde spiral kalınlaşma yoktu. Yaz odununda kenarlı geçitler tracheidlerin radyal ve tanjansiyal yüzeylerindeydi. İlkbahar tracheidlerinin yan zarlarında kenarlı geçitler çoğunlukla tek sıralı ve belirgindi. Radyal/ışınsal yöndeki kesitlerde özışınlarının kareye yakın şekilde oluşu, bu tür için tipikti. Özışınlarının ilkbahar odunu ile karşılaşma yerlerinde 2-4 adet taxodioid tip geçit bulunuyordu. Özışınları homoselüler yapılıydı. Genişlikleri 1-2, yükseklikleri 5-12, maksimum 22 hücre olarak sayılmıştı.
Sequoidendron giganteum hangi türlere yakın benzerlik gösteriyordu? A. Aras ın hazırladığı tabloda Sequoia sempervirens. Taxodium distichum, Crytomeria japonica ve Metasequoia glytostroboides arasındaki ksilolojik benzerlikler ve farklılıklar ortaya kondu.
Çalışmalar bununla bitmedi. Dev ağacın alındığı kömür ocağı ile Trakya'daki kömür oluşumlarının jeoloji tarihindeki yeri ve ortamı araştırıldı. TPAO dan Dr. Zühtü Batı , bölge kömürleri üzerinde uzun yıllar çalışmıştı. Veriler Ankara'ya gönderildi. Gelen sonuçlar tahmin edildiği gibiydi. Ağacın çıktığı katman daki spor-pollen kayıtları bu kömürlerin tamamının limnik kömürler olduğunu açıklıyor ve polenlerden Pinus, Carya, Calamus, Quercus, Sequoia, Alnus, Carya, Fagaceae, Taxodiaceae, Myricaceae, Sporlardan Polypodiaceae, Schizaeceae, Selaginellaceae, Lycopodiaceae, Osmundaceae, fungal sporlardan Hypoxylonites spp., Polyadosporites enormis, P. orbis, Anatolinites dongyingensis, Inapertisporites spp., Pluricellaesporites vermiculus, Multicellaesporites spp., Pesavis sp., dan oluşan topluluk da bunların bize akarsularla beslenen bataklık ortamlarında yaşayan ağaçlara ait olduğunu söylüyordu.
AĞAÇ KAÇ YAŞINDA
Ağacın zayıf fosilleşme ve de kömürleşme izi taşıması Pliyo-Kuvaterner (5 milyon yıldan günümüze olan zaman dilimi) yaşında olduğu bir çok araştırmada belirtilmişti. Bu yanılgılar uzun süre devam etti. Bu dönemde Trakya'da kömür oluşumuna izin veren koşullar egemen değildi. Ağaç fosilleşme koşullarının olmadığı bir ortamda hemen hemen bugünküne yakın bir şekilde korunmuştu. TPOA'nın Trakya'da ve bu bölgede özellikle petrol ve doğal gaz için yaptığı bir çok araştırma ve diğer araştırıcıların yaptıkları spor-pollen çalışmaları, linyitlerin yaklaşık 34-23 milyon yıl (Geç Oligosen) önce bölgede egemen olan bataklık koşullarının ürünü olduğunu söylüyordu. Ayrıca jeolojik veriler de bunları doğrular yöndeydi.
Terkos Gölü'nün biraz ilerisindeki Karaburun beldesindeki Oligosen dönemini yansıtan derin denizel koşulları temsil eden çökel dizisinin bu dönemin sonuna doğru havzanın dolmasıyla yerini karasal koşulların egemen olduğu delta ve bataklık koşullarını temsil eden çökel dizilerine bıraktığı biliniyordu. Bu stratigrafik veriler ve çökellerin içindeki fosil kayıtları, ağacın geç Oligosen de bataklık ortamında olduğunu söylüyordu. Şöyle de düşünebiliriz. S. giganteumun yaşayan bireyleri genelde yüksek olan yerleri ve serin iklimleri sevmektedir. Maden Fakültesi önünde duran S.giganteum ise olasılıkla kömür alanlarının yakınında bulunan ve geç Oligosen döneminde de var olan soğuk iklimli sert granitik kayalarla kaplı bugünkü Istranca Dağları gibi daha yükseklarden akarsularla alçak seviyelerdeki bataklık alanlarına sürüklendiği ve diğer ağaçlarla karışarak kömürleşmeye katıldığı akla daha uygun gelmektedir.
Ağaçlı Linyitlerine ait kömürler çok düşük kalorili linyit hatta turba özelliğindedir. Sequoiadendron ve diğer ağaç fosillerinin bu derece iyi korunmuş, bugün kömürlerin içine taşınmış, düşmüş gibi görünmelerinin nedeni, kömürleşme dönemi ve sonrasında bu bitkilerin çok fazla gömülmemiş olmaları nedeniyledir.
MAMUT AĞACIN İLK BULUNUŞ ÖYKÜSÜ
Bu cinsin keşfi sahil Sequoia'sı S. sempervirens ile başlar. 1769'da İspanyolların Kaliforniya'daki keşif gezileri sırasında peder Juan Crespi tarafından ilk kez tanımlanarak yayınlanır. S. Giganteum'a göre daha boyludur. Ancak ömrü 1000 yıl kadar daha kısadır.
1833 yılında Yosemite vadisinin kuzeyinde, Sierra'ya ilerleyen yürüyüş ekibindeki Zenas Leonard tarafından keşfedilecektir. Popüler keşfi ise 1852 yılında gerçekleşir. Ancak yaklaşık bir asıra yakın süre bu dev ağaca isim aranır. 1939 yılında ağaç artık isimsiz kalmaktan kurtulur. T. Buchholz dünyanın ençok enlerine (en boylu, en çaplı, en çok kerestesi olan ve en çok yaşayan) sahip, uzun süre bir türlü adlandırılamayan ağaca Sequoiadendron giganteum adını verecek ve ağaç böylece bilim dünyasındaki yerini almış olacaktı. Ancak tartışmalar bilimin gereği bitmemiş, yapılan bir çok araştırma ağacın ismi konusundaki tereddütleri halen giderememiştir.
Sequoiadendron nun, yaprak özellikleri Taxodiaceae familyasının bir diğer üyesi Cryptomeria' lara çok benzese de yapraklarının 3 sıra üzerinde sarmal dizilişleri onu farklı kılar. Ayrıca sahil arkadaşı Sequoia sempervirens ile çoğu özelliği benzeşir.
Çinli bitki bilimci Li , Sequoia'nın Sequoiadendron ve Metasequoia'nın hibriti olduğunu söylemektedir. Ayrıca Sequoia, Sequoiadendron ve Metasequoia' nın yakın benzerlikleri nedeniyle aynı cins olarak değerlendirilmeleri bilim camiasında taraf da bulmaktadır. Taxodiaceae ve Cupressaceae ile yapılan çalışmalar son 20 yıldır hızlanmıştır. Yakın özellikleri olan bu iki aile üzerinde yapılan morfolojik, kimyasal ve genetik çalışmalar Taxodiaceae familyası Cupressaceae familyasını birleştirmekte ve bunların tek bir familya altında toplanmasını önermektedir.
DÜŞÜNCELER
Trakya Karadeniz sahili boyunca bir çok kömür ocağı gerek böyle fosil ağaçlar ya da omurgalı hayvanlara ait özellikle memeli hayvan fosil kalıntıları içermektedir. Kömür çıkarmak için yapılan kazılarda zaman zaman bu kalıntıların ortaya çıktığı görülmektedir. Bu tip buluntuların eğitim ve bilimsel amaçlı değerlendirilmeleri ülkemizin doğal zenginlikleri ve gençlerin eğitilmesi bakımından önemlidir. Bu jeolojik kayıtlar milyonlarca yıl öncesinin iklimi, coğrafyası ve yaşamı hakkında önemli bilgi kaynaklarıdır. Bunların değerlendirilmeleri için ilgili üniversiteler haber vermek yeterli olacaktır.
TEŞEKKÜR
Akpınar yakınlarındaki kömür ocağı sahiplerinin fosil ağacı koruyarak üniversiteye kazandırılmasını sağlayan Kömür ocağı yetkililerine ve ağacı Maden fakültesine getirten Prof. Dr. Mustafa Erdoğan a teşekkür ederiz.
KAYNAKLAR
Akkemik, Ü. 2002. Ülkemizde Ksiloloji, Palinoloji ve Dendrokronoloji Alanında Yapılan Çalışmaların Doğa Tarihi Açısından Bir Değerlendirilmesi ve Bazı Yeni Bulgular. I. Ulusal Doğa Tarihi Kongresi. Kırsal Çevre ve Ormancılık Sorunları Araştırma Derneği Yayın No: 11. 24-45. Ankara. Akyol, E. ve Akgün, F., 1995. Trakya karasal Tersiyer'inde yaş tayinleri, Trakya Havzası Jeolojisi Sempozyumu, Bildiri Özleri, s.28.
Aras, A., Aksoy, N., Batı, Z., Sakınç, M. ve Erdoğan, M., 2003. Sequoiadendron giganteum (Ağaçlı Linyitleri):Ksiloloji, Palinoloji ve yaşı. Türkiye Kuvaterneri Çalıştayı 4. Avrasya Yer Bilimleri Enstitüsü.
Batı, Z., 1996. Palynostratigraphy and coal petrography of the Upper Oligocene lignites of the Northern Thrace Basin, NW Turkey, PhD. Thesis, Middle East Technical University, Ankara, 341p.
Hart, J.A. 1987. A cladistic analysis of conifers: Preliminary results. J.Arn.Arb. 68 (3):269-307.
Hartesveldt, Richard J.; Harvey, H. Thomas; Shelhammer, Howard S.; Stecker, Ronald E. 1975. The giant sequoia of the Sierra Nevada. Washington DC: National Park Service.
Jacquiot, C. 1955. Atlas d'anatomie des Coniferes, Texte, pp. 104-111.
Kayacık, H., Aytuğ, B., Yaltırık, F., Şanlı, İ., Efe,A., Akkemik, Ü., İnan, M. 1995. Tersiyer'in Sonunda İstanbul'un çok yakınında yaşamış Mamut Ağaçları. İ.Ü.Or.Fak.Der. Seri A, 45(1): 15-22.
Nakoman, E., 1968. Ağaçlı linyitleri mikroflorasının etüdü. TJK Bült. 9, 1-2, 51-58.
Özgüven, K. 1971. İstanbul (Avrupa Türkiyesi) Neojen florasına ait fosil bir Taxodiaceae odunu. İ.Ü.Fen Fak.Mec. Seri B, Cilt 36, Sayı 1-2, İstanbul.
Sakınç, M., 1995. Karaburun (İstanbul) Denizel Oligoseni'nin Stratigrafisi ve Paleontolojisi M.T.A Dergi 116, 9-14 Watson, Frank D. and J. E. Eckenwalder. 1993. Cupressaceae. Flora of North America Editorial Committee (eds.): Flora of North America North of Mexico, Vol. 2. Oxford University Press.

10 Temmuz 2017 Pazartesi

NİSYAN (UNUTMAKLA) MALÛL OLMAMALI HAFIZA-İ BEŞER

TP 2023 BÜTÜNSEL DÖNÜŞÜM PROGRAMI ALDATMACASI VE “TPAO GENEL MÜDÜRÜNE AÇIK MEKTUP”
Osman TEKİN * (02 Haziran 2014)
TPAO’nun Türkiye’nin petrol ihtiyacının sadece yüzde 9’unu karşıladığı bilinmektedir. Buna karşılık Türkiye yıllık 50–60 milyar dolarlık petrol ithalatı yapmaktadır. Türkiye maalesef petrol konusunda zafiyet içindedir, bunu önlemenin yolu ülkemizin tek milli petrol şirketi olan TPAO’yu küçültmek, taşeronlaştırmak başka başka şirketlere bölmek değil, aksine tek parça olarak büyütmek ve güçlendirmektir. Dünyadaki bütün petrol şirketleri devletin resmi kontrolündedir. Bu şirketlerin ya tamamı ya da çok büyük bir kısmı devletin resmi ve kurumsal şirketleridir. Sadece ABD’de  özel şirketler olarak varlığını sürdürmektedir. Ama zaten bu petrol şirketlerinin başındaki isimler bizzat devleti yönetmektedir, yani kısaca bütün ülkelerde petrol devletin resmi kontrolü altındadır. Ayrıca dünyadaki petrol şirketleri sadece arama üretim bazlı değil aksine, kolektif şirketlerdir. TPAO kuruluşundan hemen sonra; TÜPRAŞ, PETKİM, Petrol Ofisi, BOTAŞ gibi şirketleri bünyesinde kurmuştur ve olması gereken de budur zaten. Ama zaman içerisinde, TÜPRAŞ, PETKİM, Petrol Ofisi gibi güzide şirketler özelleştirilmiştir. Sadece BOTAŞ kalmıştır ama BOTAŞ’ta TPAO’dan ayrılmıştır ve özelleştirmenin pençesindedir. 2023 Bütünsel Dönüşüm Programı adı altında sunduğunuz projenin gerçek amacının sizin bahsettiğiniz gibi olmadığını gayet iyi biliyoruz. Siz iyi niyetli olabilirsiniz lakin her şey iyi niyetle olmuyor. Konu kişisel değildir. Biliyoruz sizi de çok iyi tanıyoruz, sizin kişiliğinizle ilgili bir endişemiz yoktur elbette. Ama biz TPAO çalışanları ve sendika temsilcileri asla provokatif ve mesnetsiz davranış içinde değiliz. Aksine tek amacımız TPAO’nun güçlü ve kolektif bir şirket olması yönündedir. Bizler sadece çalışıp para kazanmak için evimizden daha çok sevdiğimiz ve çok önem verdiğimiz TPAO’nun alelade çalışanları değil aksine birer parçasıyız. Sizin veya devletin bir politikası olduğunu düşündüğümüz 2023 bize göre aslında bütünsel ayrıştırma ve parçalama programıdır diye düşünüyoruz. Geçmiş zamanlarda birçok örneğine şahit olduğumuz özelleştirme ya da yok etme politikaları bu şekilde üstü kapalı projelerle gerçekleştirilmiştir. Örnek vererek değerli zamanınızı almak istemiyorum zira siz bizden daha çok iyi biliyorsunuz söz konusu örnekleri.

6 Temmuz 2017 Perşembe

TPAO TEKRAR VE MUTLAKA "KURULUŞ AMACI OLAN" (Arama, istihsalk, iletim, üretimden ve rafinajdan dağıtım ve pazarlamaya kadar tek şirket) STATÜSÜNE KAVUŞTURULMALIDIR.

TÜRKİYE PETROLLERİ ANONİM ORTAKLIĞI (MİLLİ MARKA, MİLLİ PETROL ŞİRKETİ TPAO) KENDİ KUYUSUNU KAZIYOR!..
Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO) iştiraki olarak 1963'te "milli marka" olarak kurulan "petrol ve türevleri dağıtım ve pazarlama şirketi" 250 bayiye ulaşan Türkiye Petrolleri'nin adı bugünlerde (2014 yılı Mayıs, Haziran ve Temmuz ayları) reklam skandalı anılıyor. Şirketi 2 yılda ilk 8 şirket arasında sokan Genel Müdür Mehmet Satır’dan görevi devralan Harun Şahbaz kurum imaj ve itibarına zarar veren kararları ile sanki kurumun kuyusunu kazıyor. (ÜLKE HABER: Hakan Göksel'in haberi)
Türkiye’nin milli akaryakıt dağıtım şirketi Türkiye Petrolleri Dağıtım A.Ş son dönemde reklam skandalı ile anılır oldu. 2014 yılı içerisinde farklı dönemlerde 2 aylık gerçekleştirdiği TV ve radyo reklam hizmeti alımı ile tepkileri üzerine çekti. Tepkiye neden olan TP tarafından ihale şartnamesine konulan kanallar ve radyolardı. İzlenirliği ve dinlenilirlik ölçümleri dikkate alınmadığı gibi "çok izleniyor" denilerek listeye alınan tematik kanallar ise ikinci rahatsızlık konusu oldu. Edinilen bilgiye göre TV kanalları ve radyolar, bizzat Genel Müdür Harun Şahbaz tarafından belirlendi.
Şahbaz’ın siyasi konjontör gereği ‘parelel yapı’ ile ilişkilendirilen medya gruplarına reklam veremediği için hükümete yakın olduğu iddia edilen medya kuruluşlarını da cezalandırmak için liste dışı bıraktığı öne sürüldü. Reklam verilen medyanın muhalif ağırlıklı olması da dikkat çekti.
Şirketi 2 yılda ilk 8 şirket arasında sokan Genel Müdür Mehmet Satır’dan görevi devralan Harun Şahbaz'ın kararlarının kurum imaj ve itibarına zarar vereceği iddia edildi.Ülke Haber, Türkiye Petrolleri reklam dosyasını okuyucuları için değerlendirdi. TP’nin medya satın alma ihalesini kazanan Arsel Reklamcılık ve TP Genel Müdürü Harun Şahbaz'a kanal seçimindeki garabet ve ‘paralel’ iddialarını sordu.
TÜRKİYE PETROLLERİ ANONİM ORTAKLIĞI
Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO) 1954 yılında, 6327 sayılı kanunla, kamu adına hidrokarbon arama, sondaj, üretim, rafineri ve pazarlama faaliyetlerinde bulunmak amacıyla ülkenin tek milli petrol şirketi olarak kuruldu ve 60 yıldır faaliyetlerini sürdürüyor. 
Petrol sektörünün ilklerini gerçekleştiren Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı PETKİM,  TÜPRAŞ, PETROL OFİSİ, BOTAŞ, DİTAŞ, İGSAS gibi 17 büyük kurum ve iktisadi devlet kuruluşunu Türkiye’ye kazandırdı. TPAO, 1983 yılında yapılan yasal düzenlemeler sonucunda bugün sektöründe yurtiçi ve yurtdışında, sadece arama, sondaj ve üretim faaliyetlerini gerçekleştiren bir petrol şirketine dönüştü. Şirket 3 milyar liralık kayıtlı sermayesi ile faaliyetlerini sürdürüyor. 
TÜRKİYE GENELİNDE 250 BAYİSİ VAR'(DI)!.. 
1963 yılında ana kuruluşu TPAO’nun TP markasıyla kurduğu akaryakıt istasyonları, 16 Şubat 2006’da TPIC’in alt kuruluşu olarak TP Petrol Dağıtım LTD. adı altında kuruldu. 15 Ocak 2007 tarihinde ise akaryakıt pazarlama faaliyetine başladı. 16.07.2009 tarihinden itibaren TP Petrol Dağıtım AŞ olarak faaliyetlerine devam eden Türkiye Petrolleri’nin 2012 yılının ilk altı ayında 160 istasyona ulaştı. Türkiye Petrolleri, 2011 yılında akaryakıt satışlarında en büyük işlem hacimli 8 şirket arasına girdi. Siyah ürün satışlarında 5. büyük şirket olmayı başardı. TP, 2012 yılında ise toplam akaryakıt satışlarında 6. büyük şirket oldu. Nisan 2013 itibariyle 195 istasyon sayısına ulaşan TP, son bir sene içinde en hızlı büyüme gösteren akaryakıt şirketi oldu. Türkiye’nin milli akaryakıt dağıtım şirketi TP Petrol Dağıtım AŞ, Resmi Gazete'nin 22 Ocak 2013 tarih ve 28536 numaralı sayısında yer alan 2012/4152 sayılı Bakanlar Kurulu kararıyla TPAO'ya bağlı TPOC'a devredildi. Artan bayii ağıyla birlikte markalaşma yolunda tanıtıma da önem veren Türkiye Petrolleri çeşitli mecralarda markasını ve sesini duyurmaya çalışıyor.
TP’NİN ADI REKLAM SKANDALI İLE ANILIR OLDU
Türkiye’nin milli akaryakıt dağıtım şirketi Türkiye Petrolleri Dağıtım A.Ş. son dönemde reklam skandalı ile anılır oldu. 2014 yılı içerisinde “25 Haziran-25 Temmuz” ve “15 Kasım-15 Aralık” döneminde açık ihale usulüyle gerçekleştirdiği reklam hizmeti alımı ile tepkileri üzerine çekti. Şirket, reklam hizmet alımı ihalesinde ölçümlenen kanallar arasında izlenirliği yüksek olanları devre dışı bıraktı. İhale şartnamesinin ekine reklam verilmesi istenen kanallar da eklendi.
Turkuvaz Medya (Sabah, ahaber vs.), Star Medya (24TV), Kanal 7 Medya (Kanal 7, Radyo 7, Ülke TV) gruplarına ait kanallar ve radyolar Türkiye Petrolleri tarafından listeye alınmaması dikkatleri çekti. 
İzlenirliği ölçümlenmeyen kanallar arasında da Bereket, Yaban, Supersport vb. tematik kanallar “çok izleniyor” diyerek tercih edilmesi ise şaşkınlık yarattı. Sadece TV kanallarında değil, radyolarda da aynı uygulama yapıldı. Türkiye’nin “milli akaryakıt dağıtım şirketi” sloganıyla yola çıkan TP’nin medyaya yönelik reklam yaklaşımı farklı soruları gündeme getirdi. Şirketin elindeki reklam gücünü medya kuruluşlarına yönelik silah olarak kullandığı öne sürüldü. Yönlendirmenin de kurumun genel müdürü tarafından gerçekleştirildiği iddia edildi. 
REKLAMI CEZALANDIRMA ARACI OLARAK MI KULLANIYOR?
Başbakanlık Yatırım Destek ve Tanıtım Ajansı Kıdemli Proje Koordinatörü olan Harun Şahbaz, TP Dağıtım Genel Müdürlüğüne 04 Mayıs 2010 atamayla geldi. Görevi, şirketi 2 yılda ilk 8 şirket arasında sokan Mehmet Satır’dan devralmıştı. 200’e yakın istasyonuyla Türkiye’nin milli markası olma yolunda ilerleyen Türkiye Petrolleri’nin reklam kampanyası için açtığı ihale şirketin imajına zarar verdi. Şirketin imajına zarar veren karar; reklam planlamasında kanalları belirleyen Genel Müdür Harun Şahbaz’a aitti. Listede yer alan kanallar ihale şartları ile çelişiyordu. Türkiye’nin en çok izlenen kanalları ve radyoları liste dışında bırakılmıştı. Reklam verilen medyanın muhalif ağırlıklı olması gözlerden kaçmadı.
Şahbaz’ın bu kararı almasının arka planında “Siyasi gerilimden dolayı cemaat medyasını reklam planlamasına dahil edemediği için hükümete yakın medya gruplarını cezalandırmak” olduğu iddia edildi. Şahbaz’ın devlet içerisinde “paralel yapı” olarak bilinen kesimlere de yakın olduğu öne sürüldü. 
İHALEYİ ALAN ARSEL REKLAMCILIK: 
BU LİSTELERİ İHALENİN EKLERDE BULDUK!.. 
TP’nin reklam ihalesini Arsel Reklam isimli şirket yetkilisi Ülke Haber’in konuyla ilgili sorularını yanıtladı. Şirket yetkilisi reklam işlerini teknik şartnamesi olan ihale usulu ile aldıklarını ve fiyatlandırma sürecinin TP tarafından yapıldığını açıkladı. 
Yetkili “Hazırlanan şartnamede kurumun yazmış olduğu TV kanalları vardı. TV kanallarına göre satın alma yapıldı. Medya planlaması bizim tarafımızdan gerçekleşmedi. Kurum kendi belirliyor. İsim isim bizlere medya kanallarını verdi. Şartnamelerde değişim söz konusu değil. Tematik kanallarla ilgili medya takipleri ve raporlarını yapıyor ve kurumlara veriyoruz. Şirketin istediği kanallarla ilgili fiyatlandırma yapıyoruz. Bunun dışına çıkmamız söz konusu değil, zaten şirketin böyle bir talebi de olmadı. Turkuaz Medya Grubu, Kanal 7 Grubu, Star Medya Grubu’nun kanalları yoktu.” dedi. Yetkili, reklam kampanyasına dahil edilmeyen kanalların şirket tarafından yapılan bir ön inceleme neticesinde “pahalı” bulunmuş olabileceğini ve bu yüzden listeye dahil edilmemiş olabileceği tamininde bulundu. Radyolar konusunda da kurumun 4-5 yıldır benzer çalışma yaptığını aktaran yetkili kurumun 81 il için tasvip ettiği radyo listesi olduğunu söyledi.
Yetkili; listenin tamamen kurumun kendi bünyesinde yapıldığını ve bu yolla ihaleye çıkıldığını anlattı. Medya kuruluşlarından edinilen bilgide ise kurumun kendilerinden reklam teklifi istemediği bilgisi çıktı.
TÜRKİYE PETROLLERİ İDDİALAR İÇİN NE DEDİ?
Ülke Haber, Türkiye Petrolleri’nin reklam verirken bazı medya kuruluşlarına çifte standart uygulamasını ve paralel yapı iddialarını Genel Müdür Harun Şahbaz’ın cevaplaması talebiyle kuruma sordu. 
Soruları yanıtlayan Türkiye Petrolleri, 2014 yılı Medya Satın Alma ihalesi; 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu’nun 19. maddesi açık ihale usulüne göre yapıldığını, Elektronik Kamu Alımları Platformu’nda, Basın İlan Kurumu aracılığı ile yerel basında ve Şirket kurumsal web sitesinde ilan edilerek yayınlandığını hatırlattı. Ülke Haber, izlenme oranları ölçümlenen ve ratingleri diğer medya kuruluşlarına göre yüksek olan Turkuaz, Star ve Kanal 7 Medya Grubu’nun planlama dışında tutulmasının özel bir nedeni olup olmadığını ve kanal seçimde herhangi sübjektif kriterlerin dikkate alındığını sordu. 
Türkiye Petrolleri; soruya genel bir yanıt vermekle yetindi. Kurum açıklamasında Medya Satın Alma İhalesi ile ilgili teknik şartnamede kanal ve radyo isimlerinin yazılması alınan hizmetin ihale öncesi istekli firmalarca fiyatlandırılabilmesi için bir gerekli olduğunu 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu’nun 12. Maddesi gereğince, Teknik şartnamelerde İdareler ne satın almak istediğini tüm özellikleriyle belirtmek durumunda olduklarını vurguladı. 
Kurum fiyatlandırma için kanal bildirmemiz şart derken, seçimin hangi kritere göre yapıldığına değinmedi. Radyo seçiminde de aynı tutum izlendi. Ratingleri ölçülen medyanın tercihinde kurumun verdiği karar şüpheleri artırırken, tematik ve ölçümlenemeyen medya kuruluşlarında ise ayrı bir garabet vardı. Tematik kanallar içerisinde Yaban TV, Bereket TV, Supersport gibi kanallar yer alıyordu. Kurumdan gelen açıklamada bu kanalların tercih gerekçesi olarak “Medya planlamasının belirlenmesinde; hedef müşteri kitlesi ve bayi ağına uygun olması, ekonomik olması, marka bilinirliğine optimum katkıyı sağlaması, medya planının uygulandığı zaman dilimi içerisinde maksimum sayıda farklı ilgi ve meslek gruplarından kişiye ulaşması temel kriterler olmuştur” bilgisine yer verildi. 
Söz konusu kanalların bu kriterlerle ne kadar uyduğu merak konusu olurken seçim işleminde hangi ölçme kriterine başvurulduğu ise muallakta kaldı. Türkiye Petrolleri’nin basın yayın kuruluşları arasında ayırım gözetmediği iddia edilen açıklamada çeşitli medya kuruluşlarında yer alan, şirket çalışan ve yöneticilerini, bir takım grup ve yapılanmalar ile ilişkilendiren haberler tamamen gerçek dışı olduğu iddia edildi. Kanalların yeterlilik kriterlerinin kurum içinde yapılmasına rağmen; Türkiye Petrolleri’nin reklam yatırımında da şeffaf, tarafsız ve şirket çıkarlarına en uygun şekilde davrandığı, medya planlamasının, profesyonel bir gözle maliyetleri ve hedef kitleye etkisi göz önüne alınarak yapıldığı öne sürüldü. 
BAHANELER ÇUVALA SIĞMIYOR
Verilen cevapta, Turkuaz, Star ve Kanal 7 Medya Grubu televizyon ve radyolarının hiçbirinden reklam teklifi bile istemeyen TP, bu medya kuruluşlarının şirket çıkarları ile uyuşmadığını, maliyetlerinin yüksek olduğu ve hedef kitle üzerinde etkisiz olduklarını ima etti. 
Türkiye’de TÜİK verilerine göre her 4 kişiye yaklaşık olarak 1 otomobil düşüyor. Söz konusu dört kişiden biri de potansiyel araç kullanıcısı ve TP’nin hedef kitlesi içerisinde yer alıyor. Şirketin kendi içerisinde Genel Müdür kriterleri ile yapılan değerlendirmede izlenme oranları dikkate alınmıyor, reklamın hedef kitleye etkisi subjektif kriterlere göre belirleniyor ve teklif dahi alınmayan kanalların reklam birim fiyatlarının yüksek olduğu iddia ediliyor. 250 istasyonu ile Türkiye’nin Milli Markası olma yolunda ilerleyen Türkiye Petrollerinin Genel Müdürünün imza attığı reklam skandalı kurumun itibarına ve imajına büyük zarar vereceğe benziyor.
(ÜLKE HABER) hakan.goksel@ulkehaber.com (23.07.2014, Güncelleme:  31.07.2014)
EDİTÖRÜN NOTU: “ülke.com.tr” de Anadolu Ajansı, DHA ve İHA kanallarından sistemimize geldiği gibi ve hiçbir editöryal müdahale yapılmadan yayınlanmaktadır. Bu bölümde yayınlanan bütün haberlerin hukuki muhatabı haberleri geçen ajanslardır.